top of page
  • Yazarın fotoğrafıMelis Ulaş

Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

Güncelleme tarihi: 28 May


Yıllar içinde sen veya tanıdığın biri muhtemelen birkaç kez bile olsa diyet yapmıştır ve sonuç da muhtemelen öncesinden daha kötü olmuştur. Uyguladığın diyetler sonrasında, verdiğin kiloları geri almış olabilirsin, hatta başlangıca göre daha fazla kilo almış bile olabilirsin. Hele hayatı sürekli diyet döngüsünde geçen biriysen, zihinsel ve fiziksel anlamda yorgun düşmüş, bıkmış ya da kafanın gittikçe daha da karışmış olduğunu fark etmiş olmalısın. Bunun en temel nedeni, bedenlerimizin dışardan yapay şekilde dayatılan yöntemlerle aç kalmaya yönelik tasarlanmamış olmasıdır. Fizyolojik açıdan, bedenlerimizin enerjiye ihtiyacı vardır, bu da demek oluyor ki yemek yemeliyiz!


Diyetler kalıcı kilo kaybı sağlamakta etkili midir?

Araştırmalara göre çoğu kişi yapılan diyetlerden sonra verdiği kiloları geri alıyor ve hatta bazıları içinse diyet yapmak daha da ters etki yaratıyor ve başlangıca göre daha da fazla kilo alıyorlar. Buna “yo-yo diyet” denmesinin sebebi de durmadan kilo alıp vermemizdir. Sürekli kilo alıp vermek zihinsel ve fiziksel sağlığımız açısından zararlıdır, çünkü sağlığımıza ve bedenimize çok fazla stres yükler.


Sürekli diyet yapmanın olumsuz etkileri nelerdir?

Diyet yapmanın olumsuz yan etkilerinin birçoğu kısa vadede gözle görülmese de, uzun vadede üzerimizdeki etkisi fazlalaşır, hatta sağlığımız için tehlikeli hale bile gelebilir. Daha önce de bahsettiğim gibi, bedenlerimiz yapay yollarla aç bırakılmaya ve kısıtlanmaya uygun değildir. Zihinsel plan ve isteklerimizle, bedenlerimizin verdiği tepkiler arasında bu anlamda bir bağlantı yoktur. Yani kendimizi kısıtlama döngüsüne sokmaya zorladığımızda, bedenlerimiz bunun bir “beslenme düzeni” olduğunu algılamaz ve bu açlık durumuyla yani kıtlıkla başa çıkmak için açlığa karşı bir mekanizma devreye sokar. Buna bağlı olarak uzun vadede ise bazal metabolik hızımızı düşürür, vücutta daha fazla yağ tutmayı seçer, “tokluk” hormonu olan leptin hormonunun seviyesini düşürür, “açlık” hormonu olan ghrelin hormonu salgımızı arttırır, vb pek çok mekanizma sonrasında işin çok daha ileriye götürüldüğü safhalarda ise; kalp damar sağlığımızda ve organlarımızın işleyişinde bozulmalar dahi gözlemlenebilir. Böyle bakınca kulağa pek de hoş gelmedi değil mi? Ancak sürekli kısıtlayıcı diyetler uygulamak, ne yazık ki fiziksel görünüşümüzün çok ötesinde etkilere sahip.


Kalori kısıtlaması, kalori hesaplaması, aşırı derece ağırlık veya kardio çalışması, tek tip beslenme, tıkınırcasına ye-ardından kısıtla- ardından tekrar tıkınırcasına ye şeklindeki döngü vb. tercihlerimiz yalnızca fiziksel sağlığımızı değil, aynı zamanda ruhsal sağlığımızı da olumsuz etkiliyor.


Peki en baştan bu hale niye geldik? Pek çok sebep var elbette ancak en temel sebebi gerçeği yansıtmayan “ideal” beden” standartları oluşturmuş ve imaj olarak bunu pazarlamış olmamızdır. Hatta bu imajın bilinçaltımıza kazınmış olmasıdır. Bu, gerçeği yansıtmayan beden “standartlarını” da neye borçluyuz? Elbette diyet kültürü, gıda endüstrisi ve fitness endüstrisindeki çarpık pazarlama yaklaşımlarına…


Diyet kültürü bizi nasıl etkiler?

Diyet kültürü, “ideal” bir zayıflık ve beden imajına odaklanan ve bunu idolleştiren, bizleri sürdürülemez biçimde ve sürekli zayıflamaya teşvik eden, belli gıdaları ve beslenme alışkanlıklarını kötüleyen ve “sağlıklı/zayıf” ideallerine uygun olan görüntüdeki bedenleri kayıran, uygun olmayanları ise dışlayan bir anlayış sistemidir. Bu sistem, çocuklar ve ergenlik çağındaki gençler gibi gelişimsel yönden daha hassas durumda olan bireyleri yetişkinlerden daha kötü şekilde etkiler. “Daha zayıf olursam beni daha çok severler”, “Bu kadar çok karbonhidratı asla tüketemem”, “Lisede çok zayıftım ama şimdi çok kötü görünüyorum” vb. düşüncelere kapıldıklarını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Büyümek hali hazırda yeterince zordur ve vücut algısının ergenlik idealleri üzerinde önemli bir etkisi vardır.


Bu durum, anksiyete, depresyon ve aynı zamanda yeme bozuklukları ve stres yaratan beslenme alışkanlıkları geliştirmek gibi çeşitli psikolojik ve davranışsal bozuklukları beraberinde getirebilir.


Peki böyle olması hayatlarımızda başka nelere yol açar?


Utanç duygusuna, yiyor olmaktan ötürü suçluluk hissine kapılmamıza ve belli besinleri sürekli kötü olarak etiketlememize neden olur. Burada bir duralım bence. Çünkü hiçbir besin sadece “iyi” ya da sadece “kötü” değildir. Besinlere yönelik sağlığına iyi gelen veya gelmeyen birçok etken sıralanabilir ancak kendini en sevdiğini düşündüğün gıdalardan “sakınman gerektiği” şeklindeki kısıtlama enerjisi, uzun vadede hiçbir işine yaramaz ve o gıdaya ilk fırsatta daha çok saldırmana yol açar.




Peki diyet yapmak işe yaramıyorsa ne yapmak gerekiyor?

Bu noktada, fiziksel ve duygusal açlığa ait belirti ve sinyalleri fark etmeyi yeniden öğrenerek, yeme alışkanlıklarımız ve beden algımıza yönelik olumlu bir yaklaşım geliştirmeye odaklandığımız sezgisel beslenme yönteminden fayda sağlayabiliyoruz.


Belki buna inanmakta zorlanacaksın ama; bedenini aslında en iyi sen tanıyorsun.


Bedenine güvenmeli ve ona hayatta kalması ve gelişmesi için ihtiyacı olanları vermelisin.


Açlık hissi ve yemekler senin düşmanın DEĞİLDİR.


Sezgisel beslenme ve bilinçli farkındalıkla yeme alışkanlıkları olan birine dönüşmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsan veya bu yolculuğa başlamaya karar verdiysen, Ana Sayfada “ücretsiz” başlığı altındaki kaynaklarıma göz atmayı unutma!


Eğer yemek yemeyi, kilonu ve gıdaları içten içe sana zarar veren bir düşman gibi görüyorsan, sana destek olmak için buradayım. Birebir koçluk programımı inceleyebilir ve ilave soruların olursa benimle her zaman iletişime geçebilirsin.


Sevgi ve sağlıkla,



6 görüntüleme0 yorum
bottom of page